Her yazının kaderi, bir şeyler aksadığında var olmaktır.
Gününümüz insanının çok sevdiği bir kelime var: Başarı! Güzel de bir kelime fakat irfan havzamıza baktığımızda daha muhtevalı daha sağlam ve ayakları yere basan kavramlarımız olduğunu görüyoruz bu kelimeyi karşılayan: Fetih gibi, zafer gibi, muvaffakıyet gibi… Nedir başarı? Denge ve uyum, iç huzurdan kaynaklanan mutluluk duygusu, nerde nasıl duracağını bilme; özgüven. Tek fiille ifade etmek istersek: ‘Kul olmak’! Şimdi modern başarı tasarımlarına baktığımızda hayatındaki her şeyi çiğneyerek çok çalışmak ve gerektiğinde birilerine zarar verebilmek gibi yüksek bedelli bir anlayış ile karşılaşıyoruz. Bunun başka bir yolu olmalı diye düşünüyor insan. Daha insani bir yolu mutlaka olmalı! Bütün mevcudatla, evrenle uyum içinde yaşamayı başarabilsek, bu kadar bedel ödemeye gerek kalmayacak mı acaba. Peki bu denge ve uyum o kadar kolay mı? Değil elbette. Ama bir yerlerden işe başlanması gerekiyor. Mesela, ilk adım kendi gerçeğimizle, kendi doğamızla tanışma ve barışmayı başarmak. Kendinizi sevmeyi başarın ama bunu kendini beğenmekle karıştırmayın. Kendinizin başını okşayın, tıpkı bir yetim başı okşar gibi. Ancak kendinizde olanı başkasına verebilirsiniz. Kendini beğenmişlikten kendini sevmeye geçmek
uzun bir yolculuktur. Şöyle yardım isteyebiliriz belki: “Beni başkalarının gözünde büyüt, kendi gözümde küçült yâ Rabbi” Bunun için yapacağımız şey çok basit. Kendimize bir söz veriyoruz: Bugün yarın ve hiçbir gün olup biten hiçbir şeyi yargılamıyorum, kınamıyorum, hafife almıyorum. ‘Deme bu niye böyle/Yerindedir o öyle’ diyoruz. Ve aksine o gün ve her gün karşımıza her çıkan varlıktaki muhteşem zekâyı özümsemeye çalışıyoruz. Ve mutlaka ama mutlaka gün içinde kendimize ait içimize dönebileceğimiz, yalnız kendimizle baş başa kalabileceğimiz bir vakit ayırıyoruz: Li-maallahi vaktun.. hikmetini düşünerek. Ve ikinci adım: Vermeyi başarın. Evrende her şey akışkandır. ‘Her şey akar su hayat tarih ve fikir” bunu biliyoruz. Kendimizi bu akışa bu harika alışverişe teslim edin ve alabildiğine verin. ‘Ne kadar çok verirseniz o kadar çok alırsınız” Avucumuzu açmadan elimize bir şey konulması mümkün değildir. Hayattaki her şey vermekle çoğalır. Vermekle çoğalmayan şey ise ne vermeye ne almaya değerdir. Ve ‘Veren el daima alan elden üstündür’ Nereden başlamalıyım vermeye? ‘Hediyeleşin ki aranızdaki muhabbet, kalbi alışveriş artsın’ Güler yüz bile hediye, bir güzel söz de hediye. Gülümseyebilmek aslında şu demek değil mi? ‘Bana verdiğin ve vermediğin her nimet için sana evrenlerdeki yarattıkların sayısınca teşekkür ederim Allâhım” Hayatınızı yeniden inşa etmek için, şükran duyduğunuz şeyleri bir düşünün: Gün doğmadan uyandığınızda abdest alabilecek azalarınız olduğu için, görecek bir işiniz, sizi çok seven bir eşiniz, dostlarınız, sağlığınız için şükredin. ‘Efelâ tekûnû abden şekûrâ’ : Şükreden bir kul olmayayım mı yâ Hümeyrâ! Şükretmek size daha fazla şükredeceğiniz şeyler hediye eder. ‘Şükrederseniz, arttırırım’ teminatını bir kere daha düşünün..
Evrende her eylem bize aynı türde geri dönen bir enerji üretir: Düşüncelerimiz, dile getirdiğimiz kelimelerimiz ve yaptıklarımız etrafımıza ördüğümüz ağın iplikleridir. Başkalarına mutluluk getiren eylemleri seçtiğimizde, meyvesi mutluluk ve başarı olur. İster sebep-sonuç yasası deyin, ister fizik yasalar deyin; ne ekersek onu biçeriz. Kötülüğe kötülük, iyiliğe kat kat katlanmış iyilik! Bunun için seçerken mutlaka yüreğinize danışın. “Yüzün kızarmıyorsa dilediğini yap” “İyilik insanın içine huzur veren şeydir’ harika sözlerini hatırlayın.
Ve her ne yapıyorsanız severek yapmayı başarın. Çabalamayın, çapalamayın yüreğinizi. Emek verin, değer verin, değerlendirin işlediklerinizi. Hiç uçmak için çabalayan kuş ve açmak için kan ter içinde kalan çiçek gördünüz mü? Uyum ve sevgi.. Hayatın sırrı da bu değil mi? Kabûllenin, sorumluluk üstlenin ve kendiniz dahil hiç kimseyi suçlamadan çözüm üretmek için emek verin.
Ve dilemeyi başarın, sonsuz ufuklar gibi dileyin uçsuz bucaksız ummanlar gibi dileyin. Ama nefsinizin ve ruhunuzun aynı şeyi isteyip istemediğinden emin olun önce. Yoksa dilinizin yere doğru dilediğini kalbiniz göğe doğru çekmeye çalışır. Lehinize olanı bulun ve isteyin. İstedikleriniz verilmiyor gibi göründüğünde ise, ‘bütün yaratışları Bilen’in sizin için çok daha muhteşem bir tasarısı olduğuna inanın.
Ve hiçbir şeye gereğinden fazla bağlanmamayı başarın. Bilinenden özgürleşin ki bilinmeyene yelken açabilesiniz. ‘Dünyanızdan bir dost edinseydim o Ebu Bekir olurdu’ esas duruşundaki Allâh’tan başkasını dost edinmeme tavrındaki hassasiyeti ve dirayeti hatırlayın ve bekleyin.
Hepimizin hayata verebileceği benzersiz bir armağanı ve özel bir istidadı mutlaka var. İstidad ve hizmet birleştiğinde ‘yaratılış amacımız’ dediğimiz muhteşem tabloyu tamamlamış oluruz. Amaçların amacı ruhumuzun çoşkusundaki ve kalbimizin huzurundaki lezzeti tadabilmektir. ‘Ben taşrada arar idim ol can içinde can imiş’ sırrına ermektir.
Rahmi Eray büyüğümüzün bir sözü var: ‘Hayat insana özür dilemek ve hizmet etmek için verilmiş bir fırsattır’ Men sabere zafere: Kendini ve Rabbini tanıma anlama ve yaşama yolunda sonsuz bir sabırla direnen gözünü odaktan ayırmayan başını budaktan sakınmayan ve neticesi ne olursa olsun yolda olmayı yolda ölmeyi göze alana elbetteki kapılar açılacaktır. Kişinin, en iyi öğrettiği, en çok öğrenmesi gereken olmuş daima. Bu yazı da onlardan. Ve yazının kaderi, bir şeyler aksadığında var olmaktır. Kutsal kitaplar da bunun için inmiştir. Her şey düzeldiğinde yazılanlar da silinecektir. Bunun için ‘cennet’te yazı olmayacaktır. Bütün yazılanlar, ‘Selâmun kavlen min Rabbin Rahîm” hitabına ‘kurban’ olmak içindir. Dualarınız kanatlarımız olsun, yüreğiniz hep gülsün efendim.
ELİF BİLGE CEYLAN
24 Ocak 2010





